Öyküler - Masallar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Öyküler - Masallar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Mayıs 2009

RAPUNZEL


Bir zamanlar bir kadınla kocasının çocukları yokmuş ve çocuk sahibi olmayı çok istiyorlarmış. Gel zaman git zaman kadın sonunda bir bebek beklediğini fark etmiş.
Bir gün pencereden komşu evin bahçesindeki güzel çiçekleri ve sebzeleri seyrederken, kadının gözleri sıra sıra ekilmiş özel bir tür marula takılmış. O anda sanki büyülenmiş ve o marullardan başka şey düşünemez olmuş.
“Ya bu marullardan yerim ya da ölürüm” demiş kendi kendine. Yemeden içmeden kesilmiş, zayıfladıkça zayıflamış.
Sonunda kocası kadının bu durumundan öylesine endişelenmiş, öylesine endişelenmiş ki, tüm cesaretini toplayıp yandaki evin bahçe duvarına tırmanmış, bahçeye girmiş ve bir avuç marul yaprağı toplamış. Ancak, o bahçeye girmek büyük cesaret istiyormuş, çünkü orası güçlü bir cadıya aitmiş.
Kadın kocasının getirdiği marulları afiyetle yemiş ama bir avuç yaprak ona yetmemiş. Kocası ertesi günün akşamı çaresiz tekrar bahçeye girmiş. Fakat bu sefer cadı pusuya yatmış, onu bekliyormuş.
“Bahçeme girip benim marullarımı çalmaya nasıl cesaret edersin sen!” diye ciyaklamış cadı. “Bunun hesabını vereceksin!”
Kadının kocası kendisini affetmesi için yalvarmış cadıya. Karısının bahçedeki marulları nasıl canının çektiğini, onlar yüzünden nasıl yemeden içmeden kesildiğini bir bir anlatmış.
“O zaman,” demiş cadı sesini biraz daha alçaltarak, “alabilirsin, canı ne kadar çekiyorsa alabilirsin. Ama bir şartım var, bebeğiniz doğar doğmaz onu bana vereceksiniz.” Kadının kocası cadının korkusundan bu şartı hemen kabul etmiş.
Birkaç hafta sonra bebek doğmuş. Daha hemen o gün cadı gelip yeni doğan bebeği almış. Bebeğe Rapunzel adını vermiş. Çünkü annesinin ne yapıp edip yemek istediği bahçedeki marul türünün adı da Rapunzel’miş.
Cadı küçük kıza çok iyi bakmış. Rapunzel oniki yaşına gelince, dünyalar güzeli bir çocuk olmuş. Cadı bir ormanın göbeğinde, yüksek bir kuleye yerleştirmiş onu. Bu kulenin hiç merdiveni yokmuş, sadece en tepesinde küçük bir penceresi varmış.
Cadı onu ziyarete geldiğinde, aşağıdan “Rapunzel, Rapunzel! Uzat altın sarısı saçlarını !” diye seslenirmiş. Rapunzel uzun örgülü saçlarını pencereden uzatır, cadı da onun saçlarına tutuna tutuna yukarı tırmanırmış.
Bu yıllarca böyle sürüp gitmiş. Bir gün bir kralın oğlu avlanmak için ormana girmiş. Daha çok uzaktayken güzel sesli birinin söylediği şarkıyı duymuş. Ormanda atını oradan oraya sürmüş ve kuleye varmış sonunda. Fakat sağa bakmış, sola bakmış, ne merdiven görmüş ne de yukarıya çıkılacak başka bir şey.
Bu güzel sesin büyüsüne kapılan Prens, cadının kuleye nasıl çıktığını görüp öğrenene kadar hergün oraya uğrar olmuş. Ertesi gün hava kararırken, alçak bir sesle “Rapunzel, Rapunzel! Uzat altın sarısı saçlarını !” diye seslenirmiş. Sonrada kızın saçlarına tutunup bir çırpıda yukarı tırmanmış.
Rapunzel önce biraz korkmuş, çünkü o güne kadar cadıdan başkası gelmemiş ziyaretine. Fakat prens onu şarkı söylerken dinlediğini, sesine aşık olduğunu anlatınca korkusu yatışmış. Prens Rapunzel’e evlenme teklif etmiş, Rapunzel’de kabul etmiş, yüzü hafifçe kızararak.
Ama Rapunzel’in bu yüksek kuleden kaçmasına imkan yokmuş. Akıllı kızın parlak bir fikri varmış. Prens her gelişinde yanında bir ipek çilesi getirirse, Rapunzel’de bunları birbirine ekleyerek bir merdiven yapabilirmiş.
Her şey yolunda gitmiş ve cadı olanları hiç farketmemiş. Fakat bir gün Rapunzel boş bulunup da. “Anne, Prens neden senden daha hızlı tırmanıyor saçlarıma?” diye sorunca herşey ortaya çıkmış.
“Seni rezil kız! Beni nasıl da aldattın! Ben seni dünyanın kötülüklerinden korumaya çalışıyordum!” diye bağırmaya başlamış cadı öfkeyle. Rapunzel’i tuttuğu gibi saçlarını kesmiş ve sonrada onu çok uzaklara bir çöle göndermiş.
O gece cadı kalede kalıp Prensi beklemiş. Prens, “Rapunzel, Rapunzel! Uzat altın sarısı saçlarını !” diye seslenince. cadı Rapunzel’den kestiği saç örgüsünü uzatmış aşağıya. Prens başına neler geleceğini bilmeden yukarıya tırmanmış.
Prens kederinden kendini pencereden atmış. Fakat yere düşünce ölmemiş, yalnız kulenin dibindeki dikenler gözlerine batmış. Yıllarca gözleri kör bir halde yitirdiği Rapunzel’e gözyaşları dökerek ormanda dolaşıp durmuş ve sadece bitki kökü ve yabani yemiş yiyerek yaşamış.
Derken bir gün Rapunzel’in yaşadığı çöle varmış. Uzaklardan şarkı söyleyen tatlı bir ses gelmiş kulaklarına.
“Rapunzel! Rapunzel!” diye seslenmiş. Rapunzel, prensini görünce sevinçten bir çığlık atmış ve Rapunzel’in iki damla mutluluk göz yaşı Prensin gözlerine akmış. Birden bir mucize olmuş, Prensin gözleri açılmış ve Prens görmeye başlamış.
Birlikte mutlu bir şekilde Prensin ülkesine gitmişler. Orada halk onları sevinçle karşılamış. Mutlulukları ömür boyu hiç bozulmamış.



04 Ekim 2008

Kurt ve 7 Küçük Oğlak


Evvel zaman içinde yaşlı bir keçinin yedi yavrusu varmış. Bir anne çocuklarını nasıl severse o da yavrularını öyle severmiş. Günün birinde keçi, yavrularına yiyecek bulup getirmek için ormana giderken onları çevresinde toplamış:
- "Sevgili çocuklarım demiş; ben ormana gidiyorum. Kendinizi kurttan sakının. Eğer kurt evimize girerse hepinizi kıtır kıtır yer. Bu alçak çok kez türlü kılıklara girer, ama kaba sesinden, kapkara ayaklarından onu hemen tanıyabilirsiniz!" Küçük oğlaklar:
- "Sevgili annemiz, demişler, gözün arkada kalmasın... Güle güle git, güle güle gel... Biz kendimizi koruruz." Keçi melemiş, iç rahatlığıyla yola çıkmış.
Aradan çok zaman geçmemiş. Evin kapısını biri çalmış:
- "Sevgili çocuklar diye seslenmiş, kapıyı açın bakayım. Anneniz geldi, hepinize bir şeyler getirdi."
Fakat oğlaklar kurdun kalın sesini tanımışlar; içerden seslenmişler:
- "Sen annemiz değilsin... Onun sesi hem ince, hem de tatlıdır. Senin sesin kalın. Sen kurtsun!"
Bunun üzerine kurt bir dükkâna gitmiş, iri bir tebeşir parçası satın almış, bunu yemiş, sesini inceltmiş. Sonra geri dönerek yine kapıyı çalmış:
- "Sevgili çocuklar, kapıyı açın bakayım, demiş; anneniz geldi, hepinize ormandan bir şeyler getirdi."
Kurt kapkara ayaklarını pencereye dayamışmış. Oğlaklar bunu görünce yine bağırmışlar:
- "Sana kapıyı açmayız. Annemizin ayakları seninkiler gibi kara değil. Sen kurtsun!"
Kurt yine geri dönmüş, bir fırıncıya gitmiş:
- "Ayağımı bir taşa çarptım demiş; üzerine biraz hamur sürer misin ?"
Fırıncı kurdun ayaklarına hamuru sürmüş. Kurt bu kez değirmenciye koşmuş:
- "Ayaklarıma bir parça un serp demiş." Değirmenci kendi kendine:
- "Kurt yine birini aldatmak istiyor" demiş, un vermek istememiş. Fakat kurt:
- "Dediğimi yapmazsan seni yerim!" diye bağırınca değirmenci korkmuş, hemen bir avuç un alarak kurdun ayaklarına serpmiş.
Bunun üzerine kurt üçüncü kez eve gitmiş, kapıyı çalmış:
- "Sevgili çocuklar, kapıyı açın bakayım demiş; anneniz geldi, hepinize ormandan bir şeyler getirdi."
Oğlaklar bağrışmışlar:
- "Önce ayaklarını göster de anneciğimiz olup olmadığını anlayalım!" demişler.
Kurt ayaklarını pencereye dayamış. Oğlaklar bunların beyaz olduğunu görünce kurdun sözlerine inanmışlar... Kapıyı açmışlar. Bir de ne görsünler?.. Bu giren kurt değil mi? Oğlaklar ne yapacaklarını şaşırmışlar, saklanacak yer aramışlar. Biri masanın altına kaçmış. İkincisi yatağa sokulmuş. Üçüncüsü sobanın içine girmiş. Dördüncüsü mutfağa saklanmış. Beşincisi dolaba girmiş. Altıncısı çamaşır sepetinin altına sokulmuş. Yedincisi de duvar saatinin içine girmiş. Fakat kurt vakit yitirmeden birer birer hepsini yakalayıp tutmaya başlamış. Yalnızca saatin içindeki yedinciyi bulamamış. Karnı da oldukça doyduğu için onu aramaktan vazgeçmiş, çıkıp gitmiş. Evin önünde geniş bir çimenlik varmış. Orada bir ağacın altına sırt üstü yatmış, uyumaya başlamış.
Aradan çok zaman geçmeden keçi anne eve dönmüş. Aman Tanrım! Bir de ne görsün? Evin kapısı ardına kadar açık. Masa, sandalyeler devrilmiş. Çamaşır sepeti paramparça olmuş, yatıyor. Yastıklarla yorganlar yerlere atılmış... Keçi anne yavrularını aramış; hiçbir yerde bulamamış. Birer birer adlarını çağırmaya başlamış. Hiçbirinden karşılık alamamış. Sonunda sıra sonuncunun adına gelmiş. O zaman ince bir ses duyulmuş:
- "Duvar saatinin içindeyim, anneciğim!"
Keçi, yavrusunu oradan çıkarmış. Küçük oğlak kurdun gelişini, öbür kardeşlerinin hepsini yediğini anlatmış. Sonunda dışarı çıkmış. Küçücük oğlak da birlikteymiş. Çayırlığa vardıkları zaman kurdu bir ağacın altında yatar bulmuşlar. Öyle horluyormuş ki, ağacın dalları titriyormuş. Keçi anne kurdu uzun uzun seyretmiş. Karnında bir şeylerin kıpırdadığını, oradan oraya gidip geldiğini görmüş. İçinden:
- "Aman Allahım, yoksa kurdun akşam yemeği yaptığı yavrularım hâlâ sağ mı?" Bunun üzerine küçük oğlak eve kadar koşa koşa giderek makası, iğne-ipliği getirmiş. Keçi anne canavarın karnını yarmış. Daha küçük bir yarık açılır açılmaz oğlaklardan biri kafasını dışarı çıkarmış. Bir parça daha yarınca altısı da arka arkaya fırlayıp çıkmışlar. Hepsi dipdiri sapasağlammışlar. Meğer kurt aç gözlülüğü yüzünden bunları çiğnemeden yutmuş. Hepsi sevgili annelerinin boynuna sarılmışlar. Hoplayıp, sıçramaya başlamışlar. Keçi anne demiş ki:
- "Haydi bakalım, şimdi gidip, taş toplayıp getirin... Uyanmadan şu kurdun karnına dolduralım." Yedi oğlak çabucak taşları bulup getirmişler; kurdun karnını tıklım tıklım doldurmuşlar. Sonra keçi anne çabucak derisini dikmiş. Bu arada kurt bir şey sezmemiş, yerinden bile kıpırdamamış.
Kurt uykusunu alınca ayağa kalkmış. Karnı taşla dolu olduğu için pek susamış. Bir pınarın başına gidip su içmek istemiş. Yürürken oraya buraya kımıldadıkça karnındaki taşlar çarpışmaya, takırdamaya başlamış. Bunun üzerine kurt:
- "Şu acayip işe bak! Karnım bir şeyle dolmuş; Yuttuğum altı oğlak sanki birer taş olmuş!" demiş. Pınar başına varınca suya doğru eğilip içmek istemiş. Gel gelelim, karnındaki taşların ağırlığı yüzünden suya yuvarlanmış. Bağıra bağıra boğulup gitmiş.
Yedi oğlak bunu görünce koşa koşa gelmişler:
- "Kurt öldü! Kurt öldü!" diye bağrışmışlar. Anneleriyle birlikte pınarın çevresinde hoplayıp dönmüşler.



26 Mart 2008

FARELİ KÖYÜN KAVALCISI


Ülkenin birinde bir köy varmış. Halkı mutluluk içinde yaşarmış. Günlerden bir gün köyün bütün evlerine fareler dolmuş. Binlerce fare köyün sokaklarında, evlerde dolaşıyorlarmış. Yatak odasına gitseler, mutfağa girseler farelerden geçilmiyormuş. Ne bulurlarsa yiyorlarmış. Halk ne yapacağını şaşırıp kalmış. Köy muhtarından bu işe bir çare bulmasını istemişler. Muhtarın da elinden bir şey gelmiyormuş. Böylece köyün adına fareli köy denmiş. Fareli köyün çocukları da, bu pis yaratıklarda bıkmışlar.
Bir gün fareli köye bir çalgıcı gelmiş. Muhtara: "Eğer bana bir kese altın verirseniz, köyü farelerden temizlerim." demiş. Bütün köy halkı bu habere sevinmişler. Aralarında hemen çalgıcının istediği bir kese altını toparlamışlar ve muhtara teslim etmişler. Halkın tek istediği bu farelerden kurtulmakmış.
Çalgıcı isteğinin kabul edildiğini öğrenince başlamış kavalını çalmaya. Kavaldan öyle tatlı, öyle güzel sesler çıkıyormuş ki, fareler saklandıkları yerlerden akın akın çıkarak çalgıcının yanına geliyorlarmış. Kısa bir sürede çalgıcının etrafı binlerce fare ile dolmuş. Köydeki bütün farelerin çalgıcının etrafında toplandığı sırada çalgıcı yürümeye başlamış. Köye gelirken gördüğü dereye doğru yürümüşler. Çalgıcı önde kavalını üflüyor, fareler peşinden geliyormuş. Çalgıcı dere kenarına gelince suyun içine yürümüş. Derede o kadar çok su varmış ki ama çalgıcı karşı kıyıya geçmiş. Farelerde peşinden gelmek isteyince dereye düşen fare suda boğulup ölmüş. Bütün fareler ölünceye kadar çalgıcı kavalını öttürmeye devam etmiş. Çalgıcı bütün farelerin öldüğünü görünce ödülü olan bir kese altını almak için hemen köye geri dönmüş.
Fareleri yok eden başarısından sevinç duyduğu için, emin adımlarla yürüyormuş. Sonunda köye varınca: "Bir kese altınımı alırım. Bu altınlarla şehre gider, işimi kurarım. Bende zengin insanlar arasına katılır ve rahat yaşamaya başlarım" diye düşünmüş. Bu düşüncelerle muhtarın yanına varan çalgıcı muhtardan ödülünü istemiş. Muhtar oyun bozanlık yapmış. "Nasıl olsa farelerden kurtulduk, bir kese altını vermesem olur" diye düşünmüş. Çalgıcıya çeşitli nedenler göstererek altınlarını vermemiş.
Çalgıcı kandırıldığını anlayınca: "Ben size bir oyun oynayayım da görün" demiş. Başlamış kavalını çalmaya. Kavalın sesini duyan bütün çoçuklar çalgıcının yanına koşmuş. Çalgıcıda hem kavalını üflüyor, hemde yürümeye başlamış. Köyün bütün çocuklarıda kavalcının peşinden gitmişler. Köyde hiç çocuk kalmamış. Analar babalar kara kara düşünmeye başlamışlar.
Köylüler muhtara gidip: "Ne yapacağız, ne edeceğiz. Sen çalgıcının hakkı olan bir kese altını vermeliydin. Bak şimdi çocuklarımızı aldı götürdü" demişler.Kavalcı kızgın kızgın, peşinde çocuklarla birlikte ormana varmışlar. Ormanda bir ağacın altında dinlenirken aklına tekrar muhtara gitmek altınlarını bir daha istemek gelmiş. O sırada telaşla yerinden kalkınca kavalını almayı unutmuş. Sihirli kavalı bulan bir çocuk, arkadaşlarının yanına gelmesi için başlamış çalmaya. Kavalın sesini duyan çocuklar hemen ormanda toplanmışlar. Hemen köye, annelerinin babalarının yanına dönmeyi düşünmüşler. Kavalı bulan çocuk köyün yolunu biliyormuş. Kavalı çalan çoçuk önde diğerleri arkasında köye geri dönmüşler. Anneleri, babaları çok sevinmişler. Şenlikler düzenlemişler. Kırk gün kırk gece bayram etmişler.
Tabi bu sırada da köylüler muhtarı azarlamışlar. Çalgıcının hakkını vermesini söylemişler. Hakkını alan çalgıcıda hayallerini gerçekleştirmek için köyden ayrılmış.

24 Ekim 2007

KARDEŞ KUĞULAR


ÇOCUKLAR!! İŞTE SİZLERE ÇOK SEVECEĞİNİZ, RESİMLİ VE MÜZİKLİ BİR MASAL: "KARDEŞ KUĞULAR"... BUNA BENZER BİR KAÇ TANE MASAL DAHA VAR. ONLAR DA DAHA SONRAKİ GÜNLERDE. :-)




22 Mayıs 2007

KİTAP EN İYİ DOSTUMUZDUR

Hülya, kitap okumayı çok severmiş. Boş zamanlarını sürekli kitap okuyarak, yeni bilgiler öğrenerek geçirirmiş. Hülya’nın arkadaşı Cem ise hiç kitap okumaz, boş zamanlarını bilgisayarın başında oyun oynayarak harcarmış. Bir gün Cem doğum gününü kutlamak için Hülya’yı ve diğer arkadaşlarını davet etmiş. Arkadaşları Cem’e oyuncaklar, bilgisayar oyunları hediye etmiş. Hülya ise Cem’e bir hikaye kitabı almış. Cem, Hülya’nın hediyesiyle hiç ilgilenmeden hemen yeni bilgisayar oyunlarıyla oynamaya başlamış. Bir gün Cem`in bilgisayarı bozulmuş. Cem oynayacak oyun bulamadığı için çok sıkılmış. Odasında kendisine yeni bir oyuncak ararken Hülya’nın ona doğum gününde hediye ettiği hikaye kitabını bulmuş. Önce “bir iki sayfa okur, sonra da sokağa oynamaya giderim” demiş ama kitabı okudukça çok hoşuna gitmiş . Kitaptaki hikayelerin hepsi birbirinden güzelmiş Cem, okudukça yeni yeni şeyler öğreniyormuş. Kitabı bitirince “keşke daha önce bilgisayar oynamak yerine kitap okusaydım. Kitaplar oyunlardan daha güzel hem de çok eğlenceli. Bundan sonra ben de hep kitap okuyacağım” demiş. Hülya da arkadaşı Cem`in kitap okumaya başladığını duyunca çok sevinmiş. Ona kendi kitaplarından ödünç vermiş. Bundan sonra Cem daha az bilgisayar oyunu oynamış, kendisine yeni kitaplar almış ve vaktini boşa harcamamış.

27 Nisan 2007

Üç Kafadar Kedi

Kıl Kuyruk, Şanslı ve Duman üç iyi arkadaştılar. Üçü de annelerini çok az görmüşlerdi. Kimsesiz bir kedi yavrusu olarak başladıkları yaşamlarının zorluğunu mahallenin köşesindeki ciğercinin vermiş olduğu yiyecek ve su ile atlatmışlardı. Gerçi yiyecek ve su bulmak için yine epeyce bir uğraşmaları gerekiyordu ama artık daha ustalaşmışlardı.

- "Karnım çok acıktı", dedi Duman.
- "Senin doyduğunu hiç görmedim", dedi Şanslı. Burnu ile şakacıktan Duman’ın karnına toslayarak.
- "Hadi şu pastanenin arkasına gidelim, dünden kalan kekleri atmışlardır. Bakarsınız kremalı pasta bile buluruz", dedi Kıl Kuyruk.

Kıl Kuyruk, Şanslı ve Duman güneşlenmek için çıktıkları araba tamircisinin çatısından inip birlikte pastaneye doğru yola çıktılar. Karşıdan karşıya geçmeleri gerekiyordu ve trafik çok hızlı akıyordu. Bir çöp kutusunun yakınında durup yolu gözetlemeye koyuldular. Ama arabalar duracak gibi değildi. Bir ara Şanslı geçmek için hamle yapar gibi olduysa da Kıl Kuyruk hemen onu tutup geri çekti. Şanslı az kalsın son sürat giden bir arabanın altında kalacaktı.

- "Çok teşekküler Kıl Kuyruk. Beni kurtardın", dedi Şanslı. Pembe burnu korkudan bembeyaz olmuştu.
- "Çok dikkat etmeliyiz", dedi Kıl Kuyruk. "Karşıdan karşıya hızla geçmemeliyiz. Önce yolu kontrol etmeliyiz. Hiç araba gelmiyorsa geçmeliyiz ve önce solumuza sonra sağımıza sonra yine solumuza bakıp geçmeliyiz. Tabii trafik lambası da var ise onu da kontrol etmeliyiz. Kırmızı dur, sarı bekle, yeşil geç demek, unutmayın."
- "Hep unutuyoruz," diye hayıflandı Duman. Bir yandan da patisi ile çöp kutusunun altında bulduğu gazoz kapağı ile oynuyordu.

Neyse ki, trafik biraz azaldı. Kıl Kuyruk, Şanslı ve Duman yolu kontrol edip birlikte hızla karşıya geçtiler. Pastaneye az kalmıştı ama fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusu daha şimdiden burunlarına geliyordu.

- "Aaa bakın, Fatma Teyze ekmek alıyor. Eğer acele edersek biraz bize ekmek içi verir", dedi Duman.

Fatma Teyze’yi pastanenin çıkışına yakaladılar. Yaşlı kadının etrafında kuyruklarını tatlı tatlı sallayarak miyavlamaya başladılar. Fatma Teyze mahallenin en yaşlılarından biriydi. Eşi öldüğü için yalnız yaşıyordu ve her gün bu saatlerde ekmek almak için pastaneye giderdi. Fatma Teyze, etrafında dolanan üç kediyi hemen fark etti.

- "Ah güzellerim siz mi geldiniz? Karnınız aç değil mi? Ah, ah, kimse size yemek vermiyor değil mi bi tanelerim", deyip Fatma Teyze aldığı taze ekmeğ ortasından bölüp içinin bir kısmını küçük topaklar yapıp Kıl Kuyruk, Duman ve Şanslı arasında pay etti. Üçü de bir hamlede lokmaları yutuyorlardı. Çünkü sabahtan beri sokak satıcısının bıraktığı yarısı kalmış fasulye konservesinden başka bir şey yememişlerdi.

Kıl Kuyruk, Şanslı ve Duman, Fatma Teyze’ye teşekkür ettiklerini belli etmek için kuyruklarını hafifçe onun bacağına doladılar. Fatma Teyze de onların ayrı ayrı kafalarını okşayıp evine doğru yürümeye başladı.

- "Çok iyi bir insan", dedi Şanslı.
- "Evet ama bugünlerde çok üzgün", diye devam etti Duman.
- "Nerden biliyorsun", diye sordu Kıl Kuyruk.

Duman anlatmaya koyuldu. Geçen akşamlardan birinde Fatma Teyze’nin penceresinin önüne çıkmıştı. Bu pencereye bayılıyordu. Erguvan ağacına konan kuşları buradan daha güzel izleyebiliyordu. O gün de pencerenin önüne geldiğinde Fatma Teyze’yi odada yalnız başına eşinin fotoğraflarına bakarken görmüştü. Hazırladığı akşam yemeğinden bile hiç yememişti. Yaşlı kadın eşini çok seviyor olmalıydı ve onu çok özlediği her halinden belli oluyordu. Duman’ın pencerenin önünde olduğunu bile farkedemeyecek kadar dalmıştı. Duman bütün bunları bir çırpıda, Kıl Kuyruk ve Şanslı’ya anlattı. Kıl Kuyruk ve Şanslı da çok üzülmüşlerdi.

- "Bir şeyler yapmalıyız", dedi Şanslı.
- "Evet kesinlikle bir şeyler yapmalıyız. Ama ne?" dedi Kıl Kuyruk.
- "Benim aslında bir fikrim var", dedi Duman ve anlatmaya koyuldu.

- "Her sabah ve akşamları onu ziyarete gidelim. Hem eve girmemize de kızmıyor. Her gün birimiz eve girip kucağına atlayalım ve bizimle oynamasını sağlayalım. Üstelik bize de yemek verecektir. O yemeden yemeyelim. O zaman biz yemek yiyebilelim diye kendisi de bir şeyler yiyecektir."
- "Bu fikri tuttum", dedi Kıl Kuyruk.
- "Ben de, ben de" diye miyavladı Şanslı. "Hemen yapalım."

Kıl Kuyruk, Şanslı ve Duman pastanenin arkasına geçip dünden kalma bırakılmış kek olup olmadığını kontrol ettiler. Yanılmamışlardı. Sadettin Amca yine bir kartonun üzerine dünden kalan kekeleri küçük parçalara ayırıp onlar için bırakmıştı ve keklerin yanına bir tas da su koymayı unutmamıştı. Üçü de iştahla kekleri yediler. Susuzluklarını gidermek için de sudan içtiler. Şimdi Fatma Teyze’ye gidene kadar çocuk parkının sessiz bir köşesinde biraz kestirebilirlerdi. Hem bu akşam epey bir işleri vardı.

Güneş yavaş yavaş mahallenin üzerinde batarken, Şanslı ilk uyanan oldu. Kıl Kuyruk ve Duman hala keyifle uyuyorlardı. Duman hatta rüya görüyor olmalıydı. Elleri ve bıyıkları ile rüyasında bir şeyleri yakalamaya çalışıyordu. Şanslı her ikisini uyandırmakta biraz zorluk çekti. Duman hala uykulu gözüküyordu, Kıl Kuyruk ise hızla patileri ile yüzünü temizlemeye koyuldu. Yarım saat sonra ekip Fatma Teyze’ye gitmek üzere hazırdı.

- "Kestirmeden gidelim", dedi Duman.
- "Şu çıkmaz sokağın yanındaki kitapçının çatısından geçip mi?", diye sordu Şanslı.
- "Ama oradaki çocuk bizi görünce hep köpeğini bizim üzerimize salıyor", dedi Kıl Kuyruk.
- "Neden böyle yapıyor anlamıyorum", diye söylendi Duman. "Az kalsın geçen gün benim kuyruğumu ısırıyordu. Hem korkumdan yüreğim duracak sandım."
- "Evet", dedi Şanslı. "Ben de az kalsın kendimi korumak için köpeğin yüzünü çizecektim. Ona da yazık, ama bu çocuk bir türlü bu huyundan vazgeçmiyor ki."
- "O zaman uzun yolu kullanacağız", dedi Kıl Kuyruk.
- "Off gene çok yürüyeceğiz, üstelik gene trafikten geçmek zorundayız", dedi Duman.

Kıl Kuyruk, Şanslı ve Duman, yavaş yavaş yürümeye başladılar. Trafik bereket versin ki, azalmıştı. On beş dakika sonra Fatma Teyze’nin evine vardılar. Yavaşça bahçe duvarına çıkıp sırayla pencerenin önüne zıpladılar. Fatma Teyze akşam yemeğini hazırlamış ama hiç dokunmamıştı. Masada öylece duruyordu. Bugün pastaneden aldığı ve yarısını kedilere verdiği ekmek de masadaydı. Yine elinde bir sürü fotoğraf koltukta yalnız başına oturuyordu.

- "Sıra sende Duman", dedi Kıl Kuyruk.
Duman odaya atlayıp Fatma Teyze’nin yanına çıktı. Aniden yaklaşıp onu korkutmak istemiyordu. Fatma Teyze, Duman’ı miyavlamasından fark etti. Duman’ı görünce gözleri sevinçle parladı.
- "Sen mi geldin küçücüğüm. Gel gel bakalım. Sen de benim gibi yalnızsın anlaşılan", dedi Fatma Teyze.

Duman Fatma Teyze’nin kucağına çıkıp fotoğrafları kapatacak şekilde kucağına yattı. Fatma Teyze de Dumanı sevmeye başladı. Duman da patileri ile Fatma Teyze’nin eliyle oynayarak ona sevgisini belli ediyordu.

- "Sen acıkmışsındır", dedi Fatma Teyze, Duman’a bakarak. Pencereden onları gizlice izleyen Şanslı ise Kıl Kuyruk’a dönüp “Keşke önce ben gitseydim.” diye hayıflandı.

Fatma Teyze masadaki yemekten bir parça alıp küçük bir tabağa koyarak Duman’a verdi. Ama Duman yemedi.

- "Ama tadı çok güzel", dedi Fatma Teyze. "Beğenmedin mi?" Duman yine bekledi.
- "Tadı gerçekten güzel" dedi Fatma Teyze. "Bak ben tadıyorum. Hımmm çok lezzetli. Hadi sen de yesene", dedi Fatma Teyze. Duman Fatma Teyze yiyince yemekten bir parça aldı.

Fatma Teyze bir süre sonra Duman’ın o yemek yiyince yemekten yediğini anladı ve Duman’ın yemek yemesi için kendi tabağına koyduğu yemeği bitirdi. Plan işe yaramıştı. Fatma Teyze üzücü anılardan uzaklaşmış, üstelik elini sürmediği akşam yemeğini de bitirmişti. Duman yemek bittikten sonra Fatma Teyze’nin elini yalayıp teşekkür etti. Sonra pencereye zıplayıp kuyruğunu “hoşçakal” der gibi sallayıp Kıl Kuyruk ile Şanslı’nın yanına gitti.

- "Plan işe yaradı arkadaşlar", dedi Duman sevinçle.
- "Evet ama yemekleri sen yedin", dedi Şanslı hala somurtarak.
- "Üzülme", dedi Kıl Kuyruk, Şanslı’ya. "Yarın kahvaltıya da sen gidersin."
- "Şimdi ne yapıyoruz", diye sordu Duman.
- "Ne yapacağız, gidip sincapları izleyeceğiz", dedi gülerek Şanslı.

Kıl Kuyruk, Şanslı ve Duman her akşam çocuk parkının içindeki ceviz ağacının yakınlarındaki sincapları izliyorlardı. Sincaplar ceviz ağacından düşen cevizleri tek tek toplayıp uzun ve sağlam dişleri ile keyifle kırıp yiyorlardı. Kıl Kuyruk, Şanslı ve Duman da saklandıkları çiçeklerin arkasından gülerek onları izliyorlardı. Bu akşam da öyle yapacaklardı. Üç arkadaş çocuk parkına doğru yürümeye başladılar. Duman bir kedi çocuk şarkısını mırıldanmaya başladı. Kıl Kuyruk ile Şanslı ise yol boyunca şakalaşıp durdular.

10 Nisan 2007

Sihirli Fasülye

Bir zamanlar yoksul ve dul bir kadın varmış. Oğlu çok tembel bir delikanlı olduğu için paraları yok denecek kadar azmış. Bir gün o kadar zor bir duruma düşmüşler ki, kadıncağız ellerinde kalan tek mal varlığını, Süt Beyazı isimli ineklerini satmaya karar vermiş. Oğluna ineği pazara götürüp satabileceği en iyi fiyata satmasını söylemiş. Delikanlı pazara giderken yolda tuhaf bir yaşlı adama rastlamış. Yaşlı adam ineğe bir göz atmış ve delikanlıya, “Bak çocuğum, bana bu ineği verirsen karşılığında sana çok değerli şeyler veririm,” demiş. Sonra cebinden beş fasulye tanesi çıkarmış.
“Fasulye tanesi mi?” demiş delikanlı tereddütle.”
“Ama bunlar sihirli,” demiş yaşlı adam. Adam öyle deyince bu iş delikanlının aklına yatmış ve fasulyeler karşılığında Süt Beyazı’nı yaşlı adama vererek yaptığı değiş tokuştan memnun, eve dönmüş. “Anne! Bak elimde ne var!” diye seslenip olanları anlatmış delikanlı eve dönünce. Ama annesi ona çok kızmış. Anlattıklarına da inanmamış.
Sabah olunca delikanlı gözlerine inanamamış. Yatak odasının penceresinden, dışarıda bir bitkinin hızla büyüdüğünü görmüş. Bu ne bir ağaç, ne de dev bir ayçiçeğiymiş; göğe doğru büyümüş sihirli bir sırık fasulyesiymiş. Delikanlı hemen pencereden sarkıp sihirli fasulyeye tutunmuş ve tırmanmaya başlamış.
Yarım saat sonra kendini, her şeyin normalden daha büyük olduğu garip bir ülkede bulmuş. Tarlaların ötesinde çok büyük bir ev varmış. Delikanlı evin yanına gidip kapıyı çalmış. Kapıyı bir kadın açmış.
“Yiyecek bir şeyiniz var mı?” diye sormuş delikanlı.
“Var,” demiş kadın. “Ama dev kocam gelince ortadan kaybolman gerek. Çünkü çocuklara hiç dayanamaz, onları hemen yer.”
Delikanlı tam bir şeyler yemek üzere sofraya otururken, dışarıdan birinin gür bir sesle şunları söylediğini duymuş:
“Fee-fi-fo-fum,
işte bir çocuk kokusu duydum.”
“Fırına saklan. Hemen!” demiş kadın delikanlıya. Sonra da kocasına, “Ne çocuğu hayatım, dün kediye verdiğim et parçalarının kokusunu aldın herhalde,” diye seslenmiş.
Yemekten sonra dev kese kese altınlarını saymaya başlamış. Kısa bir süre sonra altın saymaktan yorulup uykuya dalmış. Delikanlı saklandığı yerden çıkıp bir kese altın almış. Keseyi sihirli fasulyesinden aşağıya atmış, ardından fasulyenin sırığına tutuna tutuna aşağıya inmiş. Annesi artık şanslarının döndüğüne bir türlü inanamamış.
Ama birkaç ay sonra ellerindeki tüm altınlar bitmiş. Delikanlı tekrar sihirli fasulyesine tırmanarak devin yaşadığı ülkeye gitmiş. Devin karısı bu kez ona kuşkucu bir şekilde davranıyormuş.
“Geçen gelişinde bir kese altınımız kayboldu,” diye iğnelemiş onu. Ama yine de delikanlıyı içeri almış.
Çok geçmeden dev çıkagelmiş. “Fee-fi-fo-fum,” diye bir şarkı söylüyormuş. Bunu duyan delikanlı hemen yine fırına saklanmış.
“Ne çocuğu, hayatım,” demiş devin karısı. “Dün yediğin piliç haşlamanın kokusunu duydun herhalde. Sen etli böreğini yemene bak!”
Yemeğini bitirdikten sonra dev, karısına, “Bana tavuğumu getir.” demiş. Karısı hemen tavuğu getirmiş. “Yumurtla!” diye emretmiş dev ve delikanlının hayret dolu bakışları altında tavuk altın bir yumurta yumurtlamış. Tabii delikanlı tavuğu da alıp evine götürmüş.
Delikanlı ile annesi böylece zengin olmuşlar. Ama bir yıl sonra çocuk şansını bir kez daha denemeye karar vermiş ve tekrar sihirli fasulyesine tırmanmış. Bu sefer eve, devin karısına görünmeden girip, bir bakır tencerenin içine saklanmış. Dev girmiş içeri. “Fee-fi-fo-fum,” diye başlamış yine tekerlemesine.
“Eğer bu yine o lanet olası çocuksa, fırına bak hayatım, kesin oradadır,” demiş karısı.
Delikanlı orada değilmiş tabii ki.
“Buralarda bir yerde, eminim,” diye gürlemiş dev, ama karısıyla birlikte evin altını üstüne getirmelerine rağmen onu bulamamışlar. Bu sefer dev yemekten sonra altın bir harp çıkarmış ortaya. “Söyle!” diye emretmiş ve harp ninniler söyleyip onu uyutmuş. O an delikanlı bu harpı her şeyden çok istediğini anlamış. Horlamakta olan devin dizine tırmanmış, masaya atlamış ve harpı kapmış. “İmdat!” diye bağırmış harp. Delikanlı, sırtında harp, masadan aşağıya atlamış. Dev peşine takılmış. Delikanlı sihirli fasulyesini yarıladığında harp, “İmdat!” diye bağırmış yine. Dev delikanlının peşinden sırık fasulyesine atlamış. Delikanlı aşağıya ulaşınca, “Anne! Çabuk bir balta getir,” diye bağırmış. İkisi birlikte sihirli fasulyeyi baltayla kesmeye başlamışlar. Bir süre sonra sihirli fasulyeyle birlikte dev de yere düşmüş ve anında ölmüş. “Ohh!” demiş çocuk. “Kurtulduk!”

O günden sora delikanlıyla annesi zenginler gibi yaşamışlar. Onlar söyledikçe tavuk altın yumurta yumurtluyormuş. İnsanlar altın harpı dinlemek için onlara para ödüyorlarmış. Delikanlının güzel bir prensesle evlendiği de söyleniyor. Kim bilir, belki de gerçekten evlenmiştir.

Uçurtma

Küçük çocuk, bahar gelince, en çok uçurtma uçuran ağabeylerin peşine takılmayı severdi. Onlarla yaylaya gider, uçurtmaların havaya yükselmesine, sallanarak ipinden kurtulmaya çalışmasına bakardı özlemle... Bazen, uçurtma rüzgarın etkisi ile bir sağa bir sola kıvrıldığında, ipini koyvermek, uçurtmaya özgürlüğüne kavuşturmak geçerdi içinden. Uçurtmanın rüzgarla şişen göğsünü kullanarak yükselmesine, uzaklara, erişilmeyecek yüksekliklere çıkmasına şaşkınlıkla bakar, çoğu kez onun gibi özgürce uçmak isterdi. Büyük çoçukların denetimindeki uzun ipi, sıkıca kavrayıp, bir kaç kulaç çektikten sonra, birden bırakmak çok hoşuna giderdi. Bunu yapabilmek için kara gözlerini açıp, uslu uslu oturur, kendisine fırsat verilmesini beklerdi sessizce... Bazen çömeldiği yerden doğrulur, uçurtma uçuran çocuğun yanına değin yaklaşır, farkında olmadan, alçak sesle uçurtmanın ipinden tutmak istediğini söylerdi. Eğer izin verirlerse gözleri ışıldar, taşkınlık yapmadan küçük elini uzatıp uçurtmanın gergin ipinden tutar, kendine doğru biraz çektikten sonra, bırakırdı yavaşça. Uçurtmanın ve ipin ağırlığını elinde hissetmek, gücü yettiğince çekmek, biraz olsun uçurtmanın özgür uçuşunu yönlendirmek ne kadar güzel gelirdi kendisine. Sonra teşekkür eder ve yerine dönüp, çömelerek izlerdi bu uçuşu. İki eli yanaklarında, gökyüzünün derinliklerindeki uçurtmaya bakardı sonsuza değin. Ona göre uçurtma, bir kartal kadar mağrur ve alımlı süzülürdü açık mavi gökyüzünde. Sanki göklerin tek hakimiydi. Yukarıdan bakardı, aşağıdakileri küçümseyerek. Onun bildiği; Altıgen çıtalara gerilmiş, renkli kağıtla kaplanmış, püskül gibi uzun kuyruğu olan uçurtmaydılar. Pek çoğu kendi boyundan bile büyüktü. İlk uçuşta ağabeylere yardım etmek için kuyruğundan tutuğu bile olurdu. Boyu küçük olduğudan uçutmanın başından tutturmazlardı. Zaten hiç istemedi de. Belki beceremez kendisine kızarlar, bir daha "Uçuşu hiç seyrettirmezler" diye korktuğundan böyle bir istekte de bulunmadı. Diğer küçük çoçuklar gibi kısa bir ipe bağlı şeytan uçurtması uçurmaktan hiç hoşlanmazdı. O büyük uçurtmaları seviyordu. Kısacık bir iple uçtuğu bile belli olmayan, koşan çocuğun arkasında dönüp duran kağıt parçasına, hep küçümseyerek bakmıştı. "Olacaksa kocaman uçurtmam olsun, böylesi olmasa da olur" derdi kendi kendine... Belki "Çok küçüksün" der diye babasından bile bir uçurtma istemedi. Ama hep özlemini çekti, kocaman bir uçurtmanın.

Bazen rüya görür. Uçurtması ile mavi göklerde gezerdi. Uçurtmanın nereye gideceğini ipini çekerek belirlerdi. Uçurtma çok yükselince, korkarak gözlerini açardı. Rüya olduğunu anlayıp yatağında oturur, gözlerini küçük ellerinin tersi ile oğuşturduktan sonra tekrar sırtını dönüp uyurdu. Hep rüyasına kaldığı yerden sürdürmek ister, ama bir türlü beceremezdi. Uçurtma mevsimi birkaç ay sürdüğünden, başka oyunlara dalar, unuturdu tutkusunu.

Bir gün, bir büyük çocuk aniden çıkan rüzgarda, uçurtma uçurmak istedi. Bir kağıt parçasını katladı, düzgün bir kare elde etti. Kağıdın kalan kısmını incecik uzun parçalara böldü ve bir şeytan uçurtması yaptı. Beyaz makara ipliğini bağladı uçurtmaya ve yaylaya yöneldi. Onu dikkatle izleyen küçük, biraz da meraktan, koşar adım, diğer çocuklarla beraber yaylanın patika yoluna düştü. Biraz sonra hep birlikte tepeye vardılar. Büyük çocuk, şeytan uçurtmasını, rüzgara karşı şöyle bir salladı, biraz sonra kağıt parçası aynı büyük uçurtmalar gibi salınarak yükselmeye başladı. Küçük, çok şaşırmıştı. Ağabey, hiç koşmadan yükseltmişti şeytan uçurtmasını. Birden aklına geldi. Çok dikkatli izlemişti ağabeyi. Aynısını kendi de yapabilirdi. O da artık diğer çocuklar gibi kendi uçurtmasını uçurabilirdi... Uçurtmayı biraz izledikten sonra eve dönmesi gerektiğini, annesinin merak edeceğini ileri sürerek diğer çocuklardan ayrıldı. Koşar adımlarla, patikadan aşağıya, evlerine doğru yürüdü. Apartmanın merdivenlerini ikişer ikişer çıktı. Zili çaldığında soluk soluğa kapının açılmasını bekledi. Heyecandan kalbi duracaktı nerdeyse. Kapı açılınca annesine hiç bir şey söylemeden, evin içine bir ok gibi girdi. Ayakkabılarının birini bir yöne, diğerini başka bir yöne fırlatırken, çıplak ayaklarla odasına doğru koştu. Çantasından en büyük defteri çıkarıp, masa üzerine koydu. Çantasını kapattı. Hemen masanın başına oturdu. Defterin orta sayfasını özenle çıkarttı. Yırtılmamasına dikkat ediyordu. Sayfayı çapraz olarak ikiye katladı, düzgün bir kare elde etti. Fazlalığı kesti bir solukta. Bu işleri yaparken hiç konuşmuyor, hatta soluk bile almıyordu. Kareyi elde edince, zafer kazanmış bir savaşçı gibi baktı sayfaya. Birkaç saat önce öğrendiği biçimde katladı kağıdı. Artan kağıttan kuyruk yaparken küçük elleri titriyordu. Kuyruğu sıkıca bükerek kağıt parçasına tutturdu. Sonra, çekinerek annesinden bir makara iplik istedi. Annesi kırmadı onu, "Kaybetmeden geri getir" deyince "Kaybetmem" dedi sevinçle ve hızla evden çıktı. Bir elinde kağıttan yaptığı uçurtma, diğerinde sıkıca tutuğu makarayla koşuyordu. Yaylaya vardığında diğer çocuklar gitmiş, çevrede yaşıtı birkaç küçük çocuk kalmıştı. Buna çok sevindi. Başarılı olamazsa büyükler görmemiş olacaktı. İpi özenle bağladı uçurtmasına. Rüzgarın hangi yönden geldiğine baktı. Birkaç metre boşalttı makarayı ve koşmaya başladı küçük adımlarıyla. Arada, dönüp bakıyordu "Uçurtma yükseliyor mu?" diye. Birden uçurtmanın birkaç adam boyu yükseldiğini fark etti, yavaşladı, ipi salmak için marakayı elinden yere yuvarladı. Döndüp baktı; Yükselen uçurtmasına, mutluluk içinde. Artık onun da bir uçurtması vardı. Hem de kendi yaptığı. Çok yükseklere çıkmazsa bile kendince yeterli yüksekliğe çıkmış, ağır ağır dalgalanarak uçan bir uçurtma. "Bundan sonraki denemede daha uzun ip istemeliyim annemden" diye düşündü uçurtmasına bakarken.

O gece mutluluk içinde uyudu. Hiç korkmadı. Rüya da görmedi.